Yoklar Köylü Salih
Ne
zaman şehirlerarası bir yolculuk yapsa, uzaklardaki üç beş ışığa
takılır gözü. İrili ufaklı köylerin ışıklarıdır onlar. Otobüsün
perdelerini aralar, uzun uzun seyreder ve derin düşüncelere dalar. “Kim
bilir nasıl yaşıyorlardır oralarda? Neler yapıyorlardır şu an? Kimileri
oturmuşlardır yer sofrasının etrafına, kaşık
sesleri çınlatıyordur odayı. Kimi hayvanlarının akşam yemlerini verip,
paçalarına yapışan samanları temizliyordur henüz. Kimi genç kızdır,
yavuklusu için işleyip, hayalleriyle süslediği mendili kokluyordur.
Kimi yıllardır cebinden eksik etmediği sigarasını tüttürüp, ciğerleri
sökülürcesine öksürüyor ve kendi kendine “bırakamadım şu mereti, bunu
icat edenin atası anası ölsün” diye söylene söylene, kahvehanenin
yolunu tutuyordur. Kimi hasta anasının başucunda diz çökmüş, “hatırını
alıp”, bir öpücük konduruyordur yanağına. Kimi askerdeki oğlunun şu
anda neler yaptığını düşünüyordur. Kimi gelin olacak kızının, kimi
gelin alacağı oğlunun, eksik olan çeyizlerinin tamamlanması için ne
yapacağının hesabını tutuyordur. Yarın okula gidecek olan çocuklarını
uyutmakla meşguldür kimileri. Kimileri onlara vereceği harçlığın
hesabını yapıyordur, olmayan bütçeleriyle. Kiminin aşı kıttır, kiminin
eşi ondan önce göçüp gitmiş, tek başına yaşamaktadır koca hanede” diye
düşünerek, devam eder yolculuğuna. Birazdan, düşlediği o köylerin
ışıkları görünmez olacak. Yeni ışıklar belirecek uzaklarda. Köylerimizin hepsi bir birine benzer. O köylerde yaşayanlar da… Yaz mevsiminde pazara götürerek sattıkları; üç
beş marul, beş on bağ taze soğan, bir miktar yeşillikten kazandıkları
bir kaç kuruştan başka eli para görmeyen, soluk yüzlü, eli nasırlı ama
şükürlü, kanaatkâr, vefakâr, cefakâr, çileli ama mutlu, “gözleri ile yürekleri aynı noktaya bakan” analarımızın, babalarımızın, hepimizin köyleri.
Adı
Salih. O da Konya’nın; doktordan, hemşireden, ebeden yoksun; tek katlı,
arka kısmında hayvanların barındığı, ön kısmında insanların yaşadığı,
iki odalı, küçücük pencereli, taş duvarlı, toprak damlı evleri olan bir
köyünde, 1959 yılında doğmuştu. Salih doğmadan iki ay önce askere
gitmişti babası. 24 ay süren askerliğini bitirdikten sonra köye
uğramadan, ilk çocuğuna kavuşmanın sevincini bile yaşayamadan, İzmir’e
hamallık yapmaya gitmişti. Beş parasız gelmek istememişti köye.
İzmir’de üç beş ay çalışıp, biraz para kazanıp, öyle dönmeyi
düşünmüştü. Köye geldiğin de Salih üç yaşına girmişti. Babası İzmir’den
döndükten sonra alabilmişlerdi nüfus kâğıdını. Salih’in doğduğu
yıllarda köylerinde su yok, elektrik yok, telefon yok, yol yok, okul
yoktu. Eşeklerin kara sabana çifte koşulduğu yıllardı o yıllar. (Hoş,
hala da koşulmaktadır ya.) Kısaca, “Yoklar Köyü” idi Salih’in köyü.
Yoklar Köyü’nde ilkokul binasının inşaatına başlandığı yıl 1965 idi. O tarihten önce okul yüzü gören olmamıştı köyde. O
yıllarda, köye kırk yılda bir vasıta gelirdi. Bütün çocuklar gelen
vasıtanın peşine takılır, ardından koşarak yarış ederlerdi onunla. Bir
yaz günü öğlen vaktinde, kazma ve kürek
yardımıyla yapılmış olan ve köyü nahiyeye bağlayan yoldan, motosikletli
bir yabancı geldi. Salih ve köyün diğer çocukları motosikletin peşine
takılıp, odanın önüne kadar koştular. Gelen yabancı; takım elbiseli,
kravatlı, siyah saçlı, uzun boylu, iri yapılı, oldukça yakışıklı,
konuşması köylülerin konuşmasına benzemeyen bir babayiğitti. Salih ve
arkadaşları meraklı gözlerle seyrederlerken, O, “derhal muhtarı çağırın
bana” diye seslendi. Muhtar kısa bir süre sonra geldi. Eline aldığı
kasketi göğsünün üzerine kapatarak; “buyur efendi oğlum, beni
istemişsin” dedi. Öğretmen de O'na döndü ve “Ben öğretmenim. Adım
Muzaffer Öner. Devlet beni köyünüze öğretmen olarak görevlendirdi”
dedi. Sonra döndü, Salih’in başına elini koyarak “kaç yaşındasın sen?”
diye sordu. Utana sıkıla “altı” diyebildi Salih. Öğretmen tekrar
muhtara dönerek, “köyünüzde bu çocuğun yaşında ve bu çocuktan daha
büyük yaşlarda ne kadar çocuk varsa, hepsini yarın bu saatte, anaları,
babaları ve nüfus kâğıtlarıyla birlikte köy odasında hazır olarak
görmek istiyorum. Biliyorsunuz, okulumuzun temeli yeni atıldı. Ama biz
şimdilik okul olarak köy odasını kullanacağız. Yeni okul binamız biter
bitmez de oraya taşınacağız” dedikten sonra, motosikletine bindiği
gibi, yine tozu dumana katarak köyden ayrıldı.
Salih
dördüncü yaşına girdiğin de, babası tekrar İzmir’e hamallık yapmaya
gidecekti. Zaten, Yoklar Köyü’nün insanları her yıl İzmir’e hamallık
yapmaya gider, orada üç ay çalışır, sonra köylerine geri dönerler ve
kazandıkları paralarla dokuz ay geçinirlerdi. Sağlıklı bir ortamdan
mahrum olarak yaşayan diğer çocuklar gibi, Salih
de bir gün ciğerlerini üşütmüş ve o günden sonra sürekli olarak öksürür
olmuştu. Babası İzmir’e O’nu da götürüp, hem tedavisini yaptıracak, hem
de hamallık yapıp, biraz para kazanıp geri dönecekti. Öyle de yaptı.
Aklının dünyaya yeni yeni ermeye başladığı yaşında; denizi,
otomobilleri, otobüsleri, kamyonları, trenleri apartmanları görmüştü
Salih. Bu görüntüleri üç dört aylık bir zaman diliminde “kısa metrajlı”
bir film gibi hafızasına nakşetmişti. Hayatının bundan sonraki
bölümünün nasıl şekilleneceğini bu görüntüler belirleyecekti. Köye
döndükten sonra, o filmi tekrar tekrar izliyor, sonra da köydeki
arkadaşlarına anlatıyor, onlar da anlatılanları can kulağıyla ve
imrenerek dinliyorlardı. Salih, İzmir’e yaptığı yolculuğu ve orada
geçen yaşamını hücrelerine kadar hissediyor, anlatmaktan ve o anları
yeniden yaşamaktan zevk alıyordu. Çünkü köyde hayat çok zordu. Her
yaştan insan, kaldıramayacağı kadar ağır yükler yüklenmek zorundaydı.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanılıyor, gece yarılarına kadar belki de
onlarca çeşit iş yapılıyor ama karşılığında bir tek kuruş bile olsun
para kazanılamıyordu. Hâlbuki İzmir öyle miydi? Orada otomobiller
vardı, apartmanlar, gemiler, trenler vardı. Bunlar hep para ile
alınabilen şeylerdi. Orada yaşayanlar da, tıpkı Salih’in köyünde
yaşayan insanlar gibi insanlardı. Ama onların evleri köydekilere hiç
benzemiyordu. Yolları da benzemiyordu köydeki yollara. Oradaki evlerin
içinde, borulardan sular akıyor, bir düğme ile odalar aydınlanıyor,
telefonlar vasıtasıyla çok uzakta olanlar bile bir birleriyle
konuşabiliyorlardı. İzmir’dekiler gibi yaşamak, onlar gibi konuşmak,
onlar gibi giyinmek için, bu köyden ayrılıp “İzmir’e gitmek” ve orada
yaşamak gerekiyordu. Pekâlâ, bu nasıl gerçekleşecekti? Elbette okula
giderek, okuyarak, “öğretmen olarak” gerçekleşebilecek şeylerdi bunlar.
Dört yaşında izlediği “İzmir Filmi”, O’nu böyle
düşünmeye sevk ediyor, hırslandırdıkça hırslandırıyor ve bundan sonraki
hayatına yön verecek görüntüler oluşturuyordu kafasında.
Salih
o gece hiç uyumamıştı. Sürekli olarak, köye gelen öğretmeni düşünüyor,
okula başlayacağı günü hayal ediyordu. Öğretmenin köyden ayrıldığı
günün gecesini hiç bitmeyecek sandı. O gece sürekli olarak
hafızasındaki “İzmir Filmi”’ni izledi. Kısa aralıklarla uykuya
daldığında da, bir otobüse biniyor, benzin istasyonlarını, telefon
direklerini ve direklerdeki fincanları hayranlıkla seyrederek, İzmir
yolculuğu yapıyordu. Uzak dağlardaki üç beş ışıktan ibaret köylerde
yaşayan milyonlarca Salih’i görüyordu rüyasında. Zaman zaman da bir
motosiklete binip, tozlu topraklı yollarda ilerliyor ve uğradığı
köylerde muhtarı çağırıp, “çocukları köy odasına toplamasını”
tembihliyordu. Uyandığında ise, “acaba onlar da bir bahaneyle İzmir’e
gidip, benim gördüklerimi görebilecekler mi, benim duygularıma sahip
olabilecekler mi” diye düşünüyordu.
Sabah
olunca, bir gün önce köye gelen; takım elbiseli, kravatlı, siyah saçlı,
uzun boylu, iri yapılı, oldukça yakışıklı, konuşması köylülerin
konuşmasına benzemeyen babayiğit adam, tekrar geldi köye. Salih’in
babası yine hamallık yapmak üzere İzmir’de bulunduğu için, annesi ile
birlikte gittiler köy odasına. Heyecandan nefesi kesilecek gibi oluyor,
hıçkırıklara tutuluyor, derin derin nefesler alıyordu. Artık “İzmir
Filmi”nin gerçek bir oyuncusu olmak için ilk adımını atmak üzereydi.
Köy o tarihte 50 haneli bir köydü. Köy odasına da 50 ile 60 arasında
çocuk toplanmıştı. Öğretmen tek tek herkese sorular soruyor,
ellerindeki nüfus kâğıtlarını inceliyordu. Sıra Salih’e geldi. Titreyen
elleriyle nüfus kâğıdını öğretmene uzatırken, gözlerini gözlerinden
alamıyor, O’nu hayranlıkla izliyordu. Öğretmen,
çok sayfalı nüfus kâğıdının sayfalarını çeviriyor, bir yandan da
Salih’i süzüyordu. Bir anda kaşları çatıldı. Gözlerini aşağıdan
yukarıya doğru Salih’in üzerinde gezdirmeye başladı. Kısa paçalı ve
askılı bir pantolon, yakasız bir gömlek ve yırtık çoraplı bir çocuğun
mahcubiyeti ile Salih de O’na bakıyordu.“Sen kaç yaşındasın?” diye
sordu. Daha önceki günlerde annesine sorduğu sorulardan aldığı cevaplara güvenerek ve kısık bir sesle “altı” diyebildi Salih. “Hayır,
sen daha üç yaşındasın, nüfus kâğıdında böyle yazıyor. Bu yaşta seni
okula alamam. Biraz daha büyümen lazım” dedi. Hâlbuki Salih, “ana ben
kaç yaşındayım, ne zaman doğdum?” diye her sorduğunda anası; “guzum;
Ali, Sen, Süleyman, Iramazın hepiniz aynı sene içinde doğdunuz. Siz
doğduğunuz da “çok çana” gar yağdıydı. Damlarımızın gardan çökeceğini
sandıydık. Hem o sene gış o gadar ağır geçti ki, hayvanlarımıza yiyecek
dahi bulamadıydık. Canavarlar bile dağda yiyecek bulamayınca köye
indiydiler. Bizim bir ala geçimiz vardı, onu ve gomşumuzun birkaç
goyununu parçaladıydılar. Hepiniz o zaman doğdunuz.” diye anlatırdı.
Ama öğretmen; Ali, Süleyman ve Ramazan’ın okul kayıtlarını yapıyor,
Salih'i ise geriye gönderiyordu. “Sen daha küçüksün, kâğıtta böyle
yazıyor” diyordu. Anası mı yanlış biliyordu, yoksa kâğıtta yazılanlar
mı yanlıştı, bir türlü anlam veremedi. Diğerlerinin babaları, onlar
doğduklarında askerde olmadıkları için, doğdukları yıl nüfusa kayıt
ettirmişler meğer. Salih şaşkınlık içindeydi. Başını kaldırıp anasının
yüzüne baktı, sendeledi, düşecek gibi oldu. Gözyaşları yanaklarına
doğru süzülmeye başladı. Dudaklarını büzdü. Nefesinin kesildiğini, dizlerinin büküldüğünü, sesinin boğazına düğümlendiğini hissetti. Hıçkıra hıçkıra çıktı odadan.
Köyde
okuma yazma bilen üç dört kişiden birisiydi Salih’in babası. Diğer iki
amcası da biliyorlardı okumayı ve yazmayı. Askerde öğrendiklerini
Salih’e de öğretmişlerdi. Sonradan duyuldu ki, öğretmen kayıtlarını
yaptığı öğrencilerden A,B,C, harflerini ve daha fazlasını
tanıyabilenleri direk olarak ikinci sınıftan başlatmış. Bunu duyan
Salih bir kez daha kahrolmuştu. Ondan sonraki yıl, nüfus kaydına göre
henüz dört yaşında olmasına rağmen, (geçen bir yıllık sürede Salih’in
namını da duymuş olacak ki) altı yaşına
girmesini beklemeden okula kaydetti. Yeni okul binası da tamamlanmış ve
orada başlamıştı okula. Bir önceki yıl kayıt olan arkadaşlarının bir
kısmı, şimdi üçüncü sınıftaydılar. Salih ise okuma yazmayı bildiği
halde, birinci sınıftan başlamıştı okula.
Yıllar
çok çabuk geçti. Salih İlkokulu birincilikle bitirdi. Öğretmeninin ve
babasının teşvikiyle, devlet parasız yatılı sınavlarına katılmaya karar
verdi. Sınav kayıt günü gelip çatmıştı. Kayıt yaptırmak için önce yaya
olarak nahiyeye, sonra da otobüs ile ilçeye gidecekti. Köyünde,
nahiyeye gidecek bir traktör dahi yoktu. Gece saat 03.00’de babası ile
birlikte kalktılar ve köyün üstündeki tepeye kadar yürüdüler. Bir
müddet sonra babası Salih’e dönerek; “oğlum biliyorsun benim seninle
gelme imkânım yok. Hayvanlarımız evde yiyecek bekliyor. Onları dağa
götürmem lazım. Ben buraya bir ateş yakacağım. Eğer korkarsan, dön ve
ateşe bak. Bu şartlarda tek başına gidebilir misin?” diye sordu. Köyden
nahiyeye yaya olarak bir saatte gidilebiliyordu. Bugüne kadar kurduğu
hayallerin gerçekleşmesi, bu zor şartlarda bile nahiyeye ulaşmasına bağlıydı. Geceydi, çok karanlıktı ve henüz 12 yaşındaydı. Korkuyordu.
O yaştaki bir çocuğun yapabileceği bir şey değildi bu. Ama imkânsızı
başarmak zorundaydı. Bütün cesaretini toplayarak, babasına döndü ve
titrek bir sesle “giderim babacığım” dedi. Babası ağlayacak gibi oldu.
Boğazına bir şey düğümlendi ama belli etmedi. Eğildi ve Salih’in
yanağından öptü. “Oğlum, hiç korkma. Ateşi hiç söndürmeyeceğim” diyebildi. Salih,
meşe ağaçlarının çevrelediği toprak yoldan, kısa ama hızlı adımlarla
yola koyuldu. Ayakkabıları lastiktendi. Uçları da hafif delinmişti.
Biraz da “bol geliyordu” ayaklarına. Yere bastıkça “pat
pat” sesleri gecenin sessizliğini bozuyordu. Beş on adım atıyor ve
dönüp geriye doğru bakıyordu. Ateşin yandığını gördükçe rahatlıyor ve
tekrar önüne dönüp nahiyeye doğru ilerliyordu. Yol üzerinde oldukça
büyük bir tepe vardı. Ateşin görünmesini engelliyordu. Bir an önce
tepenin ilerisine geçip, ateşi görmek istiyordu. Adımlarını daha hızlı
atmaya başladı. O ilerledikçe tepe yükseliyordu sanki. Geri dönüyor,
ateşe bakıyor ama göremiyordu. Hâlbuki tepeyi çoktan aşmış olmalıydı ve
ateşi görebilmeliydi artık. Babası, Salih’in ayak sesini bir müddet
dinlemiş ve duyulmaz olunca da köye geri dönmüştü. (Salih bu durumu
akşam eve döndüğünde öğrenecekti), Bu arada ateş sönmüş ve görünmez
olmuştu. Ama nahiyeye de yaklaşmıştı artık.
Yaşadığı
korkular yavaş yavaş yok oluyordu ki, aşağıdan kendisine doğru gelen
bir karaltı gördü. Büyük ihtimalle bu bir köpekti. Salih O’nu kurt
sanmıştı. Bir an için geri dönmeyi düşündü. Sonra hemen toparladı
kendini. “Hayır” dedi. “Geri dönersem sınav kaydımı yaptıramam ve tıpkı
babam gibi, ömür boyu sefalet içinde yaşarım” diye mırıldandı. Hem geri
dönse bile, kurt yine yakalayabilirdi. İleriye doğru gitmeliydi. Bir
anda cesaretlendi ve nahiyeye doğru koşmaya başladı. “Daha hızlı, daha
hızlı, daha hızlı koşmalıyım. Belki beni yakalayamaz ve hedefime
ulaşmış olurum. Yakalarsa da, hiç olmazsa, bir amaç uğruna ölürüm” diye
söylendi. Nefes nefese kalmıştı. Ama hedefine de ulaşmıştı. İşte
nahiyenin içine girmişti bile. Sabah olmak üzereydi. İnsanlar evlerinin
ışıklarını yakmaya başlamışlardı. Kâbus bitmişti. Salih otobüse bindi,
ilçeye gitti, kayıt işlemlerini yaptırıp geri döndü.
Sonraki
aylarda, girdiği iki aşamalı Devlet Parasız Yatılı sınavının ikisini de
kazanmıştı. Okuyacağı okula kaydını yaptırmak için 1972 yılının Eylül
ayında, bu kez babası ile birlikte, nahiyeye gitmek üzere köyden
ayrıldılar. Nahiyeye geldiklerinde otobüs hareket etmek üzereydi.
Bindiler ve ilçeye doğru yola çıktılar. Otobüste Salih ve babasından
başka altı yolcu daha vardı. Bunların dördü; tıpkı Salih gibi okul
kaydını yaptırmak için ilçeye giden iki öğrenci ve onların babalarıydı.
Diğer iki kişi de şoför ve otobüsün sahibiydi. Otobüs bir müddet yol
aldıktan sonra yolun kenarında bekleyen yolcuları almak üzere durdu.
Onlar binmediler. Otobüs tekrar hareket etti. Bir müddet gitmişti ki ön
taraftan; “yüz yap, bin yap, yüz yap bin yap!” şeklinde şoföre talimat
veren bir ses duyuldu. Meğer otobüsün sahibi; arkadan gelen ve
kendilerini geçmek isteyen bir başka otobüse yol vermemesi için şoförü
ikaz ediyormuş. Nahiyeyi ilçeye bağlayan yol,
kumla kaplı ve daracık bir yoldu. Bu yüzden de öndeki aracı sollamak
çok tehlikeliydi. Salih’in içinde bulunduğu otobüsün şoförü hızlandıkça
hızlanıyor, arkadan gelen otobüsün şoförü ise geçmek için kornaya
basıyor ve ısrarla yol istiyordu. Sonradan öğrendik ki, arkadan gelen
otobüsün şoförüne, o çevrede “Deli Memet” derlermiş. “Deli Memet”’in
otobüsü iyice yanaştı ve iki otobüs yan yana geldiler. “Bas
gaza, yüz yap, bin yap!” sesleri artarak devam ediyor, şoför de bu
talimata kayıtsız ve şartsız boyun eğiyor, “gaza bastıkça” basıyordu.
Salih’in babası ve diğer yolcular şoförü ikaz ediyor, diğer otobüsün
geçmesi için izin vermesini istiyorlardı. Yolcuların bağrışları ile
otobüslerin gürültüsü bir birine karışıyordu. Salih’in içinde bulunduğu
otobüs sağ tarafa devrilecek gibi oldu önce. Sonra düzeldi ve yarışa
devam edildi. Daha sonra acı bir fren sesi duyuldu. Önce sarsıldılar,
sonra otobüs sağ tekerlerinin üstüne doğru yükseldi, korkunç bir
gürültü ile birlikte takla atmaya başladı. Ortalık bir anda karardı.
Her yer toz duman içinde kalmıştı. Salih’in babası ve diğer çocukların
babaları; “yavrum, oğlum, Salih’im!” diye bağırıyorlar, çocuklar da bu
seslere “baba, babacığım!” diyerek karşılık veriyorlardı. Bir müddet
sonra şoförün bulunduğu taraftan küçücük bir ışık huzmesi göründü.
İnsanlar oradan dışarı çıkmaya çalışıyorlardı. Salih de o tarafa
yöneldi. Zar zor ulaştı ışığın bulunduğu yere. Bir hamle yaptı ve
dışarı çıktı. İlk önce babasını aradı gözleri. Babası da o delikten
biraz önce dışarıya çıkmış, Salih’i arıyordu. “Baba!” diye selendi
Salih. Babası geri döndü ve hızla koşarak Salih’i kucakladığı gibi
havaya kaldırdı. Babasının üzerindeki ceketin dış kısmı tamamen yanmış,
sadece astarı görünüyordu. Meğer üzerine akünün asidi dökülmüş, hafif
şekilde elleri ve yüzlerinde de yanıklar oluşmuştu. “Oğlum, bir şeyin
var mı?” diye sordu babası. Salih’in kaburgalarında hafif bir ağrı
vardı. Elleriyle kaburgalarının bulunduğu kısmı göstererek, “babacığım
şuram acıyor” diyordu. Diğer yolcuların tamamı otobüsten dışarı
çıkmışlardı. Hiç birinin de önemli bir problemleri yoktu. Fakat şoför
ve şoförü galeyana getiren şahıs ortalıkta görünmüyordu. Meğer her
ikisi de otobüsün ön camının kırılmasıyla dışarıya doğru fırlamışlar ve
çerçeve ile motorun arasına sıkışıp kalmışlardı. (İlahi adalet bu olsa
gerek.) Şükür ki, onlar da, kazaya neden olan diğer otobüsün
yolcularının yardımıyla, sıkıştıkları yerden kurtarılıp, hastaneye
götürülmek üzere yola çıkarıldılar. Salih ve diğer yolcular, kaza
mahalline sonradan gelen araçlar vasıtasıyla Seydişehir’e taşındılar.
Oradan Konya’ya, Konya’dan da sınavını kazandığı okulun bulunduğu
Ereğli İlçesi’ne gittiler. Sonradan öğrenildi ki, hastaneye götürülen
yolcular da birkaç günlük tedavinin ardından taburcu edilmişler.
Salih’in ağrıları ise kendiliğinden iyi olmuştu.
İvriz İlk Öğretmen Okulu Ereğli’ye 12 kilometre
uzaklıktaydı. Bir dolmuşa binip okula vardılar. Okul, Köy Enstitüsü
olarak kurulmuştu. Daha sonra İlk Öğretmen Okulu'na dönüştürülerek bu
statüde devam etmişti öğretim hayatına. Dershane binası, spor salonu,
onlarca yatakhane, onlarca lojman, mescit, iş atölyeleri, yiyecek
depoları, hayvan barınakları, tarım alet ve makineleri ve daha birçok
bölümden oluşan küçük bir kasabayı andırıyordu. Salih bu okula ikinci defa geliyordu. Okula kayıt hakkını kazandığı sınavın birincisini, kendi ilçesi olan Seydişehir’de, ikincisini
de, bir ay kadar önce bu okulun spor salonunda olmuştu. Vakit, o zaman
gündüz, şimdi ise geceydi. Gecenin karanlığı yetmiyormuş gibi,
elektrikler de kesikti. Daha önceden orada okuyan ve Salih’in babasının
bir tanıdığının oğlu olan Muzaffer’i buldular. Doğru yatakhaneye
gittiler. Yatakhane çok büyük bir salondan ibaretti. İçinde sıra sıra
dizilmiş çift katlı ranzalar vardı. Cam kenarlarında mumlar yanıyor,
öğrenciler de ranzaların arasında oradan oraya koşuşturuyorlardı. Kimin
nerede yatacağı belli değildi. Muzaffer, Salih ve babasına dönerek;
“ileride üç kilometre uzaklıkta, Sarıca Köyü diye bir köy var. Orada
benim bir arkadaşım var. Onlarda misafir olur, sabah da buraya geliriz.
Sabah ola hayrola” dedi. Öyle de yaptılar. Ertesi gün Salih’in kaydını
yaptırdıktan sonra babası köyüne geri döndü.
İlk
Öğretmen Okuluna ilk adımını attı Salih. Daha kayıt yaptırdığı gün
tavandaki lambalar ve duvardaki düğmeler ilgisini çekmişti. Birkaç gün
sonra okulun bodrum katındaki çay ocağına inen merdivenin yan
tarafında, yetişebileceği yükseklikteki bir elektrik düğmesi gördü.
Düğmeye uzandı ve açıp kapatmaya başladı. Düğmeyi bir aşağı, bir yukarı
oynatıyor, tavandaki lamba da bir yanıyor, bir sönüyordu. Bunun nasıl
olduğuna bir türlü anlam veremiyordu. Ama bundan da büyük bir zevk
alıyordu. Köyünde böyle bir şey yoktu. Gaz lambasının deposuna gaz
yağını doldurursun, fitilini de kibritle ateşleyip, camını da taktın mı
iş biterdi. Ama burada, duvar üzerinde, bir birinden bağımsız, bir
düğme, tavanda da bir lamba vardı. Düğmeyle oynayınca lamba yanıyor ve
sönüyordu. Bunu anlamak mümkün değildi. Bir müddet daha yakıp
söndürmeye devam etti lambayı. Bir anda üzerinde bir gölge belirdi.
Büyükçe bir el omzundan kavradığı gibi havaya kaldırdı. Kafasını
çevirip baktığında iri yapılı, kasketli bir adam gördü arkasında. Adam
hiç konuşmadan sürükleye sürükleye üst kata çıkardı O’nu. Bir odanın
kapısını açtı ve “işte buydu” diyerek içeriye ittirdi. Salih sendeledi,
düşmemek için zor zapt etti kendini. Üstünü başını düzeltti ve kafasını
kaldırdı. Karşısında, kıvırcık ve uzun saçlı, heybetli bir adamın
oturduğunu gördü. O’nun karşısında da beş altı tane kız öğrenci vardı.
Adam, Salih’in omzundan tutup, defalarca duvara çarparak, bir eliyle bu
vazifesini(!) yapıyor, diğer eliyle de öğrencilere ders anlatıyordu.
Kızlar da sanki tiyatro seyrediyorlarmış gibi kahkahalar atıyorlardı.
Adam bir müddet sonra Salih’i azat edip, odanın dışına gönderdi.
Sonradan öğrendi ki; kıvırcık ve uzun saçlı, heybetli bu adam, okulun resim öğretmeni ve müdür yardımcısı Şafak Bey; Salih’i
O’nun yanına götüren; iri yapılı, kasketli adam ise okulun hademesi
Hüseyin Efendi'ymiş. Bu olaydan sonra Salih, Şafak Bey’i ve Hüseyin
Efendi’yi ondan sonraki günlerde hiç sevemedi. Ayrıca, Salih iki kat
aşağıdaki bodrum katının elektrik düğmesi ile Şafak Bey’in ders
anlattığı sınıf arasında nasıl bir irtibat olduğunu da yıllarca düşündü
ama çözemedi. Çünkü Hüseyin Efendi Salih’i, “işte buydu” diyerek Şafak
Bey’in odasının kapısından içeriye doğru ittirmişti. “İşte
elektrik düğmesini saatlerdir açıp kapatan buydu” dememişti ki. Şafak
Bey Salih’in elektrik düğmesiyle oynadığını nereden anlamıştı? Yoksa
oynadığı düğme Şafak Bey’in odasının lambalarını da mı yakıp
söndürüyordu?
Salih,
altı yıl öğrenim gördü orada. Önceleri o okulun süresi yedi yıldı ve
ilkokul öğretmeni mezun ediyordu. Sonradan süresi altı yıla
düşürülerek, Öğretmen Lisesi statüsü verildi. Öğretmen mezun etmiyordu
artık. Orayı bitirip askeri okula kayıt yaptırdı Salih. Askeri okuldan
mezun olduktan sonraki ilk görev yeri, İzmir Çiğli Hava Üs’sü oldu. Babasının,
daha dört yaşında iken tedavi ettirdiği hastaneyi ziyaret etti ilk
fırsatta. Daha sonra babasının hamallık yaptığı dükkânı buldu. Orası,
Kestane Pazarı’nda, patates alım satımı yapılan, iki katlı küçük bir dükkândı o yıllarda. Aşağısı
patates ve soğan çuvalları ile doluydu. Üst katta da yatıp
kalkıyorlardı. Salih de tam üç ay boyunca yaşamıştı o mekânda. Sürekli
olarak orada kalıyor, ara sıra aşağıya iniyordu. Dükkânın dışına ise
ancak iş bitiminde, akşam saatlerinden sonra babasıyla birlikte
çıkabiliyordu. Hatta bir defasında izinsiz olarak caddeye çıkmıştı da
babasının şamarından kurtaramamıştı kendisini. O yıllardan beri
hafızasında yaşattığı ve sürekli olarak izlediği kısa metrajlı film,
gerçek olmuştu artık. İşte şimdi o filmin mekânında idi. Babasının
hamallık yaptığı patates dükkânı ve yatıp kalktıkları, yemek yedikleri,
banyo yaptıkları, küçücük pencereli, tek odalı mekân, şimdi bir avize
imalathanesi olarak karşısında duruyordu. O, kısa metrajlı filmin
gerçek bir oyuncusuydu artık. Yıllardır rüyalarını süsleyen mekânların
ortasındaydı şimdi. Hafızasında kalan Şadırvan Camii’nin önünden
geçiyor, Kemeraltı’na çıkıyor, kalabalığın içinden geçerek, Konak
Meydanı'na açılıyor ve karşısında uçsuz bucaksız denizi görüyordu. Saat
Kulesi’nin önüne geliyor, güvercinlere yem atıyor, resim çektiriyordu.
Salih
daha sonra evlendi ve biri kız, üç evladı dünyaya geldi. Yıllar sonra,
altı yıl okuduğu okulunu, eşine ve çocuklarına da göstermek istedi.
Yıllık iznini kullandığı bir zamanda arabasına atladığı gibi okulun
yolunu tuttu. Birlikte mezun oldukları ve uzun yıllardır görüşmedikleri
bir kaç arkadaşıyla da haberleşerek, anlaştıkları gün ve saatte okulun
önünde buluşacaklardı. 18 yaşında ve bekâr olarak ayrıldıkları
arkadaşlarının çocuklarını, eşlerini görecek olmanın heyecanı
içerisindeydi. Kararlaştırdıkları saatte buluşma gerçekleşti ve derin
bir hasretle kucaklaştılar. Sohbetler edilip eski günler yâd edildi.
Yatakhane, yemekhane, dershane, müzik odası, resim odası, futbol sahası,
basketbol salonu ve diğer bölümlerin hepsi gezildi. Dershane binasına
geldiklerinde, Salih’in altı yaşındaki oğlu Serdar Ramazan, merdivenin
yan duvarındaki elektrik düğmesini açıp kapatmaya başladı. Salih geri
döndü ve durakladı. Elini çenesine götürdü, ayaklarını yana doğru açtı,
öylece donakaldı. Güya oğlu Serdar’ı seyrediyordu. Hâlbuki O, Serdar’a
doğru bakıyor ama O’nu değil, on yıllar öncesinde başrollerini; Resim
Öğretmeni Şafak Bey, Hademe Hüseyin Efendi ve kendisinin oynadığı,
“Elektrik Düğmesi Filmi”’ni izliyordu.
Yoklar Köyü, 40 yıl önceki Yoklar Köyü değil artık. Orada elektrik var, telefon var, su var, yol var. Kısaca, İzmir’deki bir evde ne varsa orada da var. Ama Yoklar Köyü’nde bir şey eksik. Yoklar Köyünde Salihler yok oluyor. 50–60
öğrencisi olan ve Salih’in okuduğu ilkokul şimdi harabe olmuş. Köyde
sadece 12 öğrenci var. Onlar da taşımalı eğitimle nahiyeye gidip
geliyorlar. Salih doğduğunda 50 hanesi olan köyde, şimdi 25 hane var. O
hanelerde, yaşları 65’in üzerinde yaşlı erkekler, yaşlı kadınlar
yaşıyorlar. Evlerin çoğu yıkılmış, virane olmuş. Salih’in annesi ve
babası da köydeler. Salih sık sık onları ziyarete gidiyor. Bir zamanlar
yaya olarak, babasının yaktığı ateşe bakarak gittiği yollardan, şimdi
kendi arabasıyla gidiyor. O yollardan geçerken çocuklarına; “aha işte
şurada kesmişti kurt önümü”, “işte tam şurada yakmıştı babam ateşi”
diyerek, o günleri yeniden yaşıyor, gözleri doluyor. Şehirlerarası
yolculuklarını da artık kendi arabasıyla yapıyor. Şu anda ne
yaptıklarını merak ettiği, o üç beş ışıktan ibaret köylerde yaşayanları
görmek için, o köylerin içlerine kadar gidiyor. Orada yaşayan
Salih’lerin de yok olduğunu, birkaç yaşlı insandan gayrı kimselerin
kalmadığını, oralarda da evlerin virane olduğunu gördükçe ve uzaklarda
yanan o ışıkların bir gün gelip tamamen söneceğini düşündükçe,
kahroluyor, karmaşık duygular içinde kıvranıyor.
alıntı
http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.seydisehirhaber.com/resimler/haberler/1276.jpg&imgrefurl=http://www.seydisehirhaber.com/1276_Yoklar-Koylu-Salih.html&usg=__mXO_L7iA5kcOlTRjKzRuI4221Nk=&h=304&w=261&sz=12&hl=tr&start=303&um=1&tbnid=mayeklCa5TuznM:&tbnh=116&tbnw=100&prev=/images%3Fq%3Divriz%2Banadolu%2B%25C3%25B6%25C4%259Fretmen%2Blisesi%26ndsp%3D18%26hl%3Dtr%26lr%3Dlang_tr%26client%3Dfirefox-a%26channel%3Ds%26rls%3Dorg.mozilla:tr:official%26sa%3DN%26start%3D288%26um%3D1